1. GİRİŞ
14.03.2025 tarihli Resmî Gazete’de, 25.12.2024 Tarihli ve 2024/29 Esas, 2024/226 Karar sayılı Anayasa Mahkemesi kararı (“Karar”) yayımlanmıştır.
Söz konusu kararda, manevi tazminat davaları bakımından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Yargılama Giderlerinden Sorumluluk” başlıklı 326. maddesinin 2. fıkrası, mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir.
6100 Sayılı Kanunu’nun iptale konu olan hükmü;
“(2) Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır.” Şeklinde olup, ilgili düzenleme uyarınca, manevi tazminat davasının kısmen kabulü halinde, yargılama giderleri kabul ve ret oranına göre taraflar arasında paylaştırılacaktır.
Anayasa’nın 17. maddesi, bireyin manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkını güvence altına alırken, 5. maddesi ise devletin, bu varlığın gelişimi için gerekli koşulları sağlama görevini düzenlemektedir. Bu hükümler, Anayasa’nın manevi varlığın korunmasına verdiği önemi ortaya koymakta olup, bu doğrultuda bireylerin uğradıkları manevi zararların giderilmesine yönelik manevi tazminatla ilgili olarak çeşitli kanunlarda yasal düzenlemeler öngörülmüştür.
2. İTİRAZLARIN GEREKÇELERİ VE ANAYASAYA AYKIRILIK SORUNU
Mezkûr hükmün Anayasa’ya aykırılığı iddiası ile yapılan başvurularda, manevi tazminat davalarında davacıya ödenecek tazminat tutarına ilişkin hakimin geniş bir takdir yetkisine sahip olduğu; bu doğrultuda, davanın kısmen kabul edilmesi hâlinde, mahkemece kişilik hakkının ihlal edildiği tespit edilen davacının, reddedilen kısım nedeniyle yargılama giderleri ve vekalet ücretinden sorumlu tutulmasının, anayasal ilkelere aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Bununla birlikte, söz konusu uygulamanın, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile bağdaşmadığı, ayrıca mülkiyet hakkı ve hak arama hürriyetini ihlal ettiği savunulmuştur. Manevi tazminatın hesaplanmasına yönelik objektif bir yöntem bulunmadığı ve bu bakımdan davacıya kusur atfedilmesi mümkün olmadığından, kısmen kabul kararı ile neticelenen manevi tazminat davalarında, davacı aleyhine vekalet ücretine hükmedilmesinin hakkaniyet ilkesiyle çeliştiği belirtilmiştir.
Buna ek olarak, anılan düzenlemenin “hukuk devleti ilkesi” ve Anayasa’da devletin temel amaç ve görevleri kapsamında güvence altına alınan, “özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkı”nı ihlal ettiği de ifade edilmiştir. Bu doğrultuda, ilgili kuralın manevi tazminat davaları bakımından Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 5., 12., 13., 17., 20., 35. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Hak arama hürriyetinin en temel unsurlarından biri, mahkemeye erişim hakkıdır. Bu hak, bireyin hukuki bir uyuşmazlığı, karar yetkisine sahip bir mahkeme önüne taşıyabilmesini de içermektedir. Kişinin maruz kaldığı bir haksızlık veya zarara karşı, kendisini savunabilmesi ve zararını tazmin edebilmesi için en güvenilir yol, yargı mercileri nezdinde dava hakkını kullanmasıdır.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 326. maddesinin 2. fıkrası çerçevesinde, manevi tazminat davalarının kısmen reddedilmesi hâlinde, davacının yargılama giderlerinin bir kısmından sorumlu tutulması, birey üzerinde caydırıcı bir etki yaratarak mahkemeye erişim hakkını sınırlandırmaktadır.
Anayasa’nın 13. maddesi “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” Şeklindedir. Bu madde uyarınca, mahkemeye erişim hakkının da ancak kanun ile kısıtlanabileceği açıktır. Ancak, temel hak ve özgürlükleri sınırlandıran bir düzenlemenin, sadece şeklen mevcut olması yeterli olmayıp, keyfiliğe yol açmayacak şekilde belirli ve öngörülebilir nitelikte olması da zorunludur.
Temel hak ve özgürlükleri sınırlayan yasaların, bu niteliklere sahip olması, aynı zamanda Anayasa’nın 2. Maddesi ile güvence altına alınan “hukuk devleti ilkesi” nin de bir gereğidir. Manevi tazminat davalarında, davacının mahkemeye sunduğu talebin hangi oranda kabul edileceğini öngörmesi mümkün değildir. Zira, manevi tazminat miktarının belirlenmesi, hâkimin takdir yetkisi kapsamındadır. Hâkimin manevi tazminat tutarını belirlerken sınırsız bir takdir yetkisine sahip olmaması ve bu davalarda içtihat istikrarının sağlanması da, tek başına, söz konusu öngörülemezliği ortadan kaldırmamaktadır.
Tazminat miktarının belirlenmesinin, hâkimin takdirine bağlı olduğu bu tür davalara ilişkin yargılama giderleri konusunda özel bir düzenlemenin bulunmadığı görülmektedir. Bu çerçevede, mezkûr yasa maddesinin, manevi tazminat davaları bakımından mahkemeye erişim hakkına getirdiği sınırlamanın kanunilik şartını sağlamadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan gerekçelerle, Hukuk Muhakemeleri Kanununun ilgili maddesi, manevi tazminat davaları yönünden Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı bulunarak oy çokluğuyla iptal edilmiştir.
Söz konusu karara göre, iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarih olan 14.03.2025’ten itibaren dokuz ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
3. SONUÇ
Sonuç olarak, ilgili iptal kararı, bireylerin mahkemeye erişim hakkını güvence altına alan önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarih olan 14.03.2025’ten itibaren dokuz ay sonra yürürlüğe girecek olması da yasal düzenlemelerin bu doğrultuda revize edilmesi bakımından önemlidir.